SAKARYA TÜRKÜSÜ
İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:
Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur.
Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?
Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..
Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!
N.Fazıl KISAKÜREK
-------------------------------------------------------------------------------------
CANIM İSTANBUL
Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüzgar onda, onda misale.
İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,
İstanbul...
Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...
O manayı bul da bul!
İlle Istanbul'da bul!
İstanbul,
İstanbul...
Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir "Katibim" i...
Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul...
Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...
Gecesi sünbül kokan
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul...
N.Fazıl KISAKÜREK
--------------------------------------------------------------------------
iBRAHiM'e...
ZİNDANDAN MEHMEDE MEKTUP
Zindanda iki hece.Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam,boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim!
Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak
Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak!
Bir alem ki, gökler boru içinde.
Akıl almazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde.
Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu?
Buradan insan mı çıkar,tabut mu?
Bir idamlık Ali vardı,asıldı
Kaydını düştüler,mühür basıldı.
Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı
Ondan kalan,boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...
Müdür bey dert dinler,bugün"maruzat"!
Çatık kaş...Hükumet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem...
Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem!
Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekun içinde yazıl ve çizil!
Insanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik,mintanlarla et.
Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yönünde şefkat
Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan,sen öp seccadem!
Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim,senelik paydan!
Zindanda dakika farksız aydan
Karıştır çayını zaman erisin
Kopuk kopuk,duman duman erisin!
Peykeler,duvara mihli peykeler
Duvarda,başlardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler...
Duvar,katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin
Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyada nazar
Yerinde mi acep,ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz?
Ses demir,su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden,kader bu,emir...
Garip pencerecik,küçük daracık;
Dünyaya kapalı,Allah'a açık
Dua,dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış
Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu
İplik ki incecik,örer boşluğu
Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş
Karanlığında nur,yeniden doğuş....
Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş!
Sen bir devsin,yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin!
Mehmed'im,sevinin ,başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin,eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim,elbet bizimdir!
Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir.
N.Fazıl KISAKÜREK
-------------------------------------------------------------------------------
O'NA...
BEKLEYEN
Sen, kaçan ürkek ceylânsın dağda,
Ben, peşine düşmüş bir canavarım!
İstersen dünyayı çağır imdada;
Sen varsın dünyada, bir de ben varım!
Seni korkutacak geçtiğin yollar,
Arkandan gelecek hep ayak sesim.
Sarıp vücudunu belirsiz kollar,
Enseni yakacak ateş nefesim.
Kimsesiz odanda kış geceleri,
İçin ürperdiği demler beni an!
De ki: Odur sarsan pencereleri,
De ki: Rüzgâr değil, odur haykıran!
Göğsümden havaya kattığım zehir,
Solduracak bir gül gibi ömrünü,
Kaçıp dolaşsan da sen, şehir şehir,
Bana kalacaksın yine son günü.
Ölürsün... Kapanır yollar geriye;
Ben mezarla sırdaş olur, beklerim.
Varılmaz hayale işaret diye,
Toprağında bir taş olur, beklerim...
N.Fazıl KISAKÜREK
------------------------------------------------------------------------------
BEKLENEN
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
N.Fazıl KISAKÜREK
---------------------------------------------------------
GÖKHAN'a...
YATTIĞIM KAYA
Bu akşam o kadar durgun ki sular
Gömül benim gibi kedere diyor.
İçimde maziden kalma duygular
Ağla geri gelmez günlere diyor.
Ey gönül gidenden ümidini kes!
Kaçan bir hayale benziyor herkes,
Sanki kulağıma gaipten bir ses
Buluşmalar kaldı mahşere diyor.
Enginden engine koşarken rüzgâr,
Ben de bir yolculuk heyecanı var...
Yattığım kayaya çarpan dalgalar
Çıkıver bir sonsuz sefere diyor.
Necip Fazıl (1926)
---------------------------------------------------------------------------
SANA... Bakma öyle,evet evet SEN!!!
SENİ SEVİYORUM DE...
Hani anlatamazsın,çaresizliğin yağlı urgan gibi sallanır ya üç adım ötende
Sınır bir incecik çizgi
Hani elini atsan dokunacaksın
Herşey aslında ne kadar da apaçık
Ne kadar korkak, ne kadr da ürkeksin
Paslı kilitler dilinde
Hangi kelimeye başvursan,bir cümlecik etmez
Derin vadilerin asma köprülerinde kalırsın öylece asılı
Oysa aşkın asla yoktur beklemeye tahammülü
Ne akasyanın hakkıdır açmamak ne papatyaların
Kavaklar bile nasıl yeşillenir mevsiminde
Daha kaç zamanlara erteleyeceksin
Tehir edilmiş sevdaların borç batağında
Yarınların bugünden haciz
Ne kadar korkak, ne kadar da ürkeksin!
Anlatamazsın, hani çaresizliğin yağlı urgan gibi
Sallanır ya üç adım ötende
Sınır bir incecik çizgi
Hani elini atsan dokunacaksın da
Kelimeler bir cümlecik kurmaya bile yetmez
Ne kadar korkak, ne kadar da ürkeksin
Oysa aşkın yok beklemeye hiç tahammülü
Derin vadilerin asma köprülerinde öylece kalırsın asılı
Daha kaç vakte erteleyeceksin
Seni,seni seviyorum demelerini
Yarın,gelecek ay,seneye...
Haciz edilmiş duyguların mayın tarlalarında
Ne bilinmedik kır çiçekleri açar ne yediveren gülü
Hadi, hadi bağır bağırabildiğince
Seni seviyorum de,seviyorum
De işte...
Ne kadar korkak, ne kadar da ürkeksin
Üstelik herşey olabildiğince yanında,tam karşında
Ne kadar da ince ve zarif,nasıl da güzel
Hadi, hadi bir dokun
Daha kaç gecenin yalnızlığına sokulup yok olup gideceksin
Bu sevgisizliğin borç batağında
Oysa, oysa bu son şansındı
Güzelliğin bile kalmayacak sana ait
Ve bir daha zamanı bulamazsın böylesine müsait
Hadi,hadi seviyorum de
Seni seviyorum
Seviyorum de işte...
-------------------------------------------------------------------------------------------
YASEMİN'e ...
SİMİDİN İKİ YARISI
İlkokula başladığımız günü hatırladın mı?
Aynı sırayı kapmıştık koşarcasına
Nasıl da sevmiştik birbirimizi
Dost olmuştuk taparcasına
Tanımadan bilmeden kimliğimizi.
Hangimiz simit alsak bölerdik orta yerden
Yarısı senin yarısı benimdi
Hastalansan, bir gün okula gelmesen ya
Yarısı paketlenir, yarısı boğazıma düğümlenirdi
Her şeyi böler paylaşırdık
Artık simidin iki yarısı olmuştuk
Simidin iki yarısı
Hatırladın mı?
Cebimizdeki bozuklukları
Döker masanın üstüne sayardık
Farketmezdi, bende fazla sende eksik
Oldu mu iki bilet parası, haydi sinemaya.
Film de kafamıza göre değildi ya
"Gönül Yarası",
Olsun biz yine giderdik.
Maksat birliktelik...
Hatırladın mı?
Resim öğretmenimiz mum boya istemişti
Kuru boyalar zaten harçlığımızı bitirmişti
Bir kutu alıp da bölmüştük renkleri
Ne farkederdi;
Birlikte boyamıyacak mıydık resimleri?
Sen de saklar mısın hâlâ?
Atmamışım küçülmüşleri
Bende siyahı, sende sarısı, kalemler...
Kalemler bile simidin iki yarısı
Hayallerimizi de paylaşırdık,
Hatırladın mı?
Ben de evlenecektim ileride, sen de.
Benim kızım, seninse oğlun olacaktı
Çoktan takılmıştı isimleri de.
Dostça, kardeşçe
Sevmeyi öğreneceklerdi, kenetlenmeyi
Dahası, bir simidi ortadan bölmeyi
Kimbilir, severlerdi birbirlerini aşkla
Belki de evlenirlerdi
Ne güzel hayallerdi
Benim kızım,
Senin oğlunun karısı, hayaller...
Hayaller bile simidin iki yarısı
Ne kadar oldu görüşmedik bilmiyorum
Kayboldun birden
O günden beri simidin yarısı elimde
Yarısı boğazımda düğüm
Ben şerefli bir görev aldım orduda.
Kızım büyümekte
İsmi de kararlaştırdığımız gibi,
Ya sen?
Hep seni merak edip durdum,
Evlendin mi, oğlun var mı?
Ta ki...
Kanımı donduran o güne kadar
O harekât gününe...
Savaş alanındaydık, senin elinde silah
Benim elimde silah
Savaşmak zorundaydık
Bire-bir bırakmıştı kader
Ölmek-öldürmek değildi beni kahreden
Bir can borcumuz vardı,
Ha bugün, ha yarın ödenecekti zaten
Ne düşündüğünü bilememek
Ve öğrenememekti beni öldüren
Kıpırdamadan duruyordun,
bir heykelden farksız bir ölüden sessizdin.
Davranmaman şaşkınlık mı
Yoksa sevginin bedeli miydi, bir bilebilsem?
"Davran" diyordum.
Seni öldürmem için yüce bir sebebim var,
Ölmem için de.
Vatan-Millet sağolsun
Yine de istiyordum
Kendime ait bir sebebim olsun
Tüm savaşlar sevgiyi kurtarmak içindir.
Bir simidin bedeli; sevgiyle ödenirmiş.
Bir sevginin bedeli; ölüp, ölüp dirilmekle
"Davran, seni bu şekilde öldüremem"
Sesim, dağlara çarpıp yankılanıyordu
Öldürsem de ölmüştüm, öldürmesem de
Ne Vatanıma ihanet edebilirdim, ne de sevgine
Belli ki, sen de keskin nişancıydın, ben de
Yoksa gönderirler miydi bizi birbirimize?
Aynı anda karşılıklı iki kurşun ve iki beden,
Düşen, beyaz karlar üstüne sızan,
Kanımız değildi.
Hani, lisenin köşesinde takıldığımız
Kafe vardı ya...
İçtiğimiz tavşan kanı çayların demiydi.
Cebimizden çıkan üç-beş kuruşu gördün mü,
Sende eksik, bende fazla, ne farkeder?
Tam iki bilet parasıydı.
Bu film de kafamıza göre değildi ya
"Gönül Yarası..."
Olsun, maksat birliktelik, haydi sinemaya.
Hasretten açık kalan gözlerimizde
Son hayallerimizi gördüm;
Benim kızım senin oğlunun karısıydı.
Beyaz karlardan
Bedenlerimize yansıyan ışığı gördüm;
Güneşin sarısıydı.
Ellerimizde sımsıkı sarıldığımız
Ve gevşeyen avuçlarımızdan kayan
Simidin iki yarısıydı.
Duyuyor musun?
Şimdi arkamızdan yalan yanlış zanlar
"Aynı anda ikisi ha", yanlış yargılayanlar
Al eline kalemi, yazalım taşımızı.
Bende siyahı, sende sarısı
Söylesin taşlar, söylesin yazgımızı
"-Çekinmedim Vatan uğrunda öldürmekten"
"-Kaçınmadım sevgim uğruna ölmekten"
Kimdi bizi bize böylesine düşman eden?
Şüphesiz ki, yaşarlar bir simidi ikiye bölmeden
Yarısı sende yazsın, yarısı bende
Bizi kim anlar? Ancak zamanlar...
Bir simidi ikiye bölen zamanlar, zamanlar...
Zamanlar bile simidin İki Yarısı,
Simidin İki Yarısı...
-Zehra Birsen Yamak -
-----------------------------------------------------------------------------------
TEK HECE (AŞK)
Var mı beni içinizde tanıyan?
Yaşanmadan çözülmeyen sır benim.
Kalmasa da şöhretimi duymayan,
Kimliğimi tarif etmek zor benim...
Bülbül benim lisanımla ötüştü.
Bir gül için can evinden tutuştu.
Yüreğine Toroslar'dan çığ düştü.
Yangınımı söndürmedi kar benim...
Niceler sultandı, kraldı, şahtı.
Benimle değişti talihi bahtı,
Yerle bir eylerim taç ile tahtı,
Akıl almaz hünerlerim var benim...
Kamil iken cahil ettim alimi,
Vahşi iken yahşi ettim zalimi,
Yavuz iken zebun ettim Selim'i,
Her oyunu bozan gizli zor benim...
Yeryüzünde ben ürettim veremi.
Lokman Hekim bulamadı çaremi.
Aslı için kül eyledim Kerem'i.
İbrahim'in atıldığı kor benim...
Sebep bazı Leyla, bazı Şirin'di.
Hat'rım için yüce dağlar delindi.
Bilek gücüm Ferhat ile bilindi.
Kuvvet benim, kudret benim, fer benim...
İlahimle Mevlana'yı döndürdüm.
Yunus'umla öfkeleri dindirdim.
Günahımla çok ocaklar söndürdüm.
Mevla'danım, hayır benim, şer benim...
Kimsesizim hısmım da yok, hasmım da
Görünmezim cismim de yok, resmim de
Dil üzmezim, tek hece var ismimde
Barınağım gönül denen yer benim...
- Cemal Safi -
----------------------------------------------------------------------------
HATIRINA DÜŞECEĞİM
Kopkoyu bir sis içinde bir akşam
Hatırına düşeceğim belki
Bir an ıslayacak yağmur yüzünü
Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın
Sonra sıcak yatağında
Uzun uzun ağllayacaksın.
Ağlayacak!
Boğazında bir şeyler düğümlenecek
Ah yanımda olsaydı diyeceksin
Tüm yıldızlar gülecek haline
Ay da göz kırpacak
İliklerine işleyecek bensizlik.
Kahrolacaksın...!
Bir sigara tüttüreceksin ihtimal
Ufku seyredeceksin saatlerce
Bir rüzgâr kopçalayacak yüzünü
Sonra hayalim gelecek karşına
Bir şiirimi mırıldanacaksın
Hıçkıracaksın..!
Gönlünden atamadığın gibi
Kafandan da silemeyeceksin beni
Düşlerine gireceğim her gece
İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü
Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman
Anlayacaksın..!
Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin
Kafan gibi kalemin de işlemeyecek
Unutmak isteyeceksin her şeyi
Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi
Kıvranacaksın!
Necip Fazıl Kısakürek
------------------------------
MEHTAP'a...
MONA ROZA
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek...
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları
Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten
Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller...
- Sezai Karakoç -
------------------------------------------------------------------------------------------------------
SEN GELSEN YETER
Bir dağ başı yalnızlığı yaşıyorum yeniden...
Dağ başı yalnızlığı ölümden beter.
Hiç kimse aramasa sormasa beni
Sen gelsen yeter...
Huzur ellerinin güzelliğidir.
Gözlerin karşımda mutluluk denizi.
Her sabah soframızda ekmeğimizi
Sen bölsen yeter...
Yüreğim seninle yaylalar kadar serin
Ne bir çizgi hasret, ne bir nokta gam
Yayla dumanı gibi gözlerime her akşam
Sen dolsan yeter...
Bende çaresizlik sonsuz kördüğüm.
Bende sabır, sende naz...
Gündüzünden vazgeçtim, düşümde biraz
Bir yüz görümlüğü sen olsan yeter...
Duymasa da hiç kimse
Şâir gönlümün, sende karar kıldığını.
Ve içimin şerha, şerha yarıldığını
Sen bilsen yeter...
Bir gün duysan bittiğimi, tükendiğimi.
Çıkıp gelsen uzaklardan korkulu ürkek.
Bir incecik dal gibi üzerime titreyerek,
Eğilsen yeter...
Yavuz Bülent Bakiler